Vahdettin İnce
  21-02-2020 10:20:00

21ê Sibatê Roja Cîhanî Ya Zimanê Zikmakî ya da Göğüs Kafesimde Şakıyan Bülbüller

Çocuktum anneciğimden bir emanet vardı elimde, kainatın kapılarından birini açacak bir anahtar. Kürtçe. Ben de buna üç anahtar daha ekledim. Bir çilingir merakıyla evrenin kapılarını kurcalar dururum bu yüzden.

 

Benim dört dilim var. Anadilim Kürtçe. Artık anadillerim haline gelmiş Arapça, Farsça, Türkçe. Kaf dağını taşıyan toz kanatlı kelebek gibi bu dört anadili birden taşırım içimde. Şairin içinde kıvrılan bir lisanken kaldırımlar, benim de fikrimde açılan dört mevsimdir bu diller.

 

Beynimin kavurucu yazı Arapçadır, yeşile bürünmüş asude baharı Farsça, tozu dumana katan güzü Türkçe, dağların çığ çığ olmuş üzerime üzerime yağan kışı da Kürtçedir.

 

21 Şubat, Dünya Anadil Günü. Bu vesileyle fikrimin dört mevsimini ve ÇEVİRMEN adlı kitabımın dillerle ilişkimi anlattığım bölümünü biraz da değiştirerek sizinle paylaşmak istedim.

 

Dört mevsimin rengarenk yapraklar misali uçuşan kelimeleri arasında geçen bir ömür yaşadım. Bir kelimeye bakarken onlarca kelimeye de göz ucuyla bakmaktan kendimi alamadım. Kışı yaşarken gözü bir yandan baharı seğirten maraba gibi. Diller arasında gezintilere çıktım kelimeler aracılığıyla. Dilden dile geçiş yapan kelimeler üzerinden sosyolojik mevsimlerde gözlemler yaptım. Anadilinde ifade ettiği anlamdan tamamen farklı bir anlama sahip olmuş kelimelere rastladım. Her kelimenin bir hikayesi vardı tabi. Başka dillere geçen kelimelerin de kişisel hikayelerinin olması gibi. Kimisi iğreti duruyordu, yerini yadırgıyordu, şöyle bir bakıp gideceğim demiş de bir daha gidememiş gibiydi. Kimi karşı obadan gelin gelmiş de memnun değilmiş gibi sırrını benimle paylaşıyordu. Kimi yüzlerce yıllık ayrılığın hasretini çekiyordu. Kimi geçmişini unutmuş, yeni yuvasında şen şakrak ve mutluydu. Kimi berdeldi. Kimi kan bedeli talihsizdi, yabancı diyarda. Kimi müstevli kuruntusuna sahip bir üstenciydi, yerliler onu aralarına almakta isteksizdi. Bazısı aramadığım halde olur olmaz yerde karşıma çıkıyordu. Bir şey diyecek de diyemiyormuş gibi. Askerde bir Vanlı, bir Diyarbekirli görüp de ona “ben de Kürdüm” demek isteyen Kırşehir Çiçekdağlı, Yozgatlı, Samsunlu, Konyalı…Orta Anadolulu Kürt asker gibi etrafımda dolanıp duruyordu. Bana açılınca da yüzlerce yıllık bir emanetten kurtulup rahatlamış gibi arkasına bakmadan çekip gidiyordu. Bazısı ser verip sır vermez cinsindendi. Ne sözlükler eskittim, sırrını bulmak için kimisinin. Sözlüklerden, lügatlerden ümidimi kesmişken geveze bir minibüsçünün yancısıyla yaptığı sıkıcı sohbetin arasında bulurdum bazısının anlamını. Alabildiğine cömert olanları vardı. Onlarca sayfalık ziyafet gibi açtıkça açıyordu içini. Sıralı anlamları bir mükellef sofra kadar lezzet çeşitleri barındırıyordu. Hangisini tercih edeceğimi şaşırıyordum bazen. Tadına doyulmaz olanları vardı sonra, dilime pelesenk olurlardı. Tepeden tırnağa yakan acı olanları da. Bazen bir gece vakti harmanda sırt üstü uzanmış gökte lapa lapa olmuş yıldızları seyrediyormuşum gibi kelimeleri seyre dalardım, kıvılcım kıvılcım beynimin gök mavisi semasında. Her birinin bir hikayesi vardı ateşin ve bu hikayelerin satır aralarında her birini yek diğeriyle irtibatlandıran bir bağ vardı, küme küme yıldızları barındıran atlas sema.

 

Arapçadan, Farsçadan, Türkçeden ve Kürtçeden kitaplar tercüme ettim. Bu dillerin her biri zamanla çeşitli yönlerini, ilk anda fark edilmeyen özelliklerini, coğrafyadan, tarihten, kültürden edindikleri karakterlerini paylaştılar benimle. Arap çöllerinin, İran steplerinin, Türk akınlarının, Kürt dağlarının sırdaşı oldum.

 

Arapçayı bir cömertlik, Farsçayı şaşaalı bir teşrifat, Türkçeyi disiplinli bir eda, Kürtçeyi dağlarda pejmürde bir aksi seda gördüm. Arapçanın dağıtıcı, Farsçanın şekillendirici, Türkçenin toplayıcı, Kürtçenin korumacı olduğunu anladım. Arapça Ümmü Gülsüm nefesi kadar uzayıp giden sonsuz bir çöl, Farsça Hafız’ın kabrinin süslediği dingin bir Şiraz bahçesi, Türkçe Neşet Ertaş bozlağına benzer yanık bir bozkır, Kürtçe Şakiro’nun gırtlağı kadar titrek bir dağ silsilesi olarak göründü bana. Arapça yürekten, Farsça damaktan, Türkçe dudaktan, Kürtçe gırtlaktan mahreç bulmuştu. Arapça hasret, Farsça hüzün, Türkçe övünç, Kürtçe inilti çığırıyordu. Arapça İmru’l Kays pervasızlığı, Farsça Mevlana yatışmazlığı, Türkçe Yunus Emre dinginliği, Kürtçe Ehmedê Xanî feryadıydı. Arapça Maarri derinliği, Farsça Sa’di hikmeti, Türkçe Fuzuli selaseti, Kürtçe Melayê Cizîrî yangınıydı. Arapça Filozof kadar düşünceli, Farsça Şair kadar hayalci, Türkçe Asker kadar disiplinli, Kürtçe çoban kadar serazattı. Arapça Nil gibi hafif çırpıntılı, Farsça Basra körfezi gibi melodik, Türkçe Sakarya gibi kaygılı, Kürtçe Dicle gibi delişmen akıyordu. Arapça akla, Farsça kulağa, Türkçe göze, Kürtçe vicdana hitap ediyordu. Arapça evrenselden, Farsça kıtadan, Türkçe bölgeden, Kürtçe yerelden sesleniyordu. Arapça kum kadar sonsuz, Farsça gül kadar narin, Türkçe kılıç kadar keskin, Kürtçe toprak kadar mütevazıydı. Arapça Umman’dan Mağrib’e serilmiş çöl kadar ayrıntılı, Farsça Hindukuş dağlarından Ahvaz kumsalına değin notalı, Türkçe Ortaasya’dan Anadolu’ya akan bir kırat kadar telaşlı, Kürtçe Zagrostan Toroslara kadar inişli çıkışlı.

 

Anadillerim benim. Dünyama dünyalar katan anlamlarım. Göğüs kafesimde Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe şakıyan bülbüllerim.

 

  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABER ARŞİVİ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI