Bugun...

Her ulus kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir

 Tarih: 15-02-2016 22:42:00
Vahdettin İnce

Normal ve mantıklı olanı medeniyetlerin eşyanın tabiatından, hayatın dinamizminden ve insanın hareket tarzından kavramlar devşirerek değerler üretmesidir ya da düşünsel çabaların (filozoflar gibi) ürettiği değerleri sistemleştirmesi dir. 

 

Özellikle semavi dinler ve onlardan ruh alan tevhidi medeniyetler varlığın hareket sistemi ile beşeri değerler sistemi arasındaki mükemmel uyumu temsil etmişlerdir, tahrif edilip yozlaşıncaya kadar. İslam’ı bu yozlaşma ve tahrif hükmünün dışında tutuyoruz, çünkü İslam’ın metni (Kur’an-ı Kerim) tahrifattan masundur.

Fakat Müslümanların medeniyeti yozlaşmadan masun değildir. Müslümanların pratiği sayısız tahrifatla maluldür (neyse konumuz bu değil). Hülasa insanoğlu değer üretme çabası içinde iken bir sevki tabii olarak varlığı örnek almayı göz ardı etmemiştir. Yanılmış, tökezlemiş, vahim hatalar işlemiş ama bu istikameti hep esas bilmiştir. Ta ki batı medeniyeti ortaya çıkıp askeri ve ekonomik gücü ve teknolojik üstünlüğü ile küresel ölçekte referans kaynağı oluncaya kadar.

Onun parlak ekonomik ve teknolojik yönüne ağzı açık seyre dalan dünyanın geri kalanı daha ne olduğunu anlamadan Batı medeniyeti hayatın akışına adeta tersten dalmış, eşyanın tabiatına hakim düzeni tersine işletmeye başlamıştır. İnsanlığın tüm değerler birikimini yeniden ama doğal seyrinin akışının aksi istikametinde anlamlandırmıştır. Denebilir ki Batı medeniyeti bir varlığı tersten okuma biçimidir.

Dayım sufi meşrep geleneksel bir dindardır. Ne zaman bu geleneksel dini anlayışına itiraz edecek olsam (hani türbedir, şeyhtir, ziyarettir var ya işte onlar) geleneksel Arap alfabesinin sağdan, batı alfabesinin de soldan okunmasını kast ederek ve de benim de aldığım modern eğitimi istiskal etmek amacıyla “oğlum, sen tersten okumuşsun” der. Yukarıda biraz usturuplu ifadelerle anlatmaya çalıştığım batı medeniyetinin kafasının çalışma tarzı ancak bu kadar güzel anlatılır derim batı medeniyetinin eşyaya, insana, hayata karşı verdiği ters yönlü savaşımını ve batı medeniyetini eşyanın tabiatına uygun bir değer üretme sistemi olduğunu sanıp bu kapsamda varlık göstermek isteyen insanların umutsuz çırpınışını gözlemlediğim here seferinde. Dayım haklı. Terslik alfabeden başlamış. Genelde bütün bir insanlık öz doğasına aykırı bu yetkisiz, bu tersten müdahalenin ceremesini çekmektedir.

 

Özelde yirminci yüz yıl Kürt tarihi de bu türden dramatik bir savaşımın tarihidir. Kürt sorunu bağlamında dillerden düşmeyen batı medeniyetinin ürettiği bir klişe var: her ulus kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir… Birinci dünya savaşı (aslında dayımın ifadesini ödünç alırsak eşya, insan ve hayata yönelik bu tersten okuma biçimi doğrultusunda dünyayı yeniden şekillendirme amaçlı birinci dünya yıkım savaşı demek gerekir) günlerinde bu klişe tedavüle sokulduğunda batının eşyanın tabiatına ters işleyen kafasının çalışma biçiminden haberi olmayan birçok millet heyecana kapılıp devlet kurmanın peşine düşmüştü. Bu milletlerden biri de Kürtlerdir. Yirminci yüz yıl, bu amaçla yola çıkıp bir sonuç alamayan Kürt liderlerinin dramatik hayıflanmalarını n, batı başkentlerine “niçin?” diye şekvada bulunmalarının tarihidir desem yeridir.

 

Oysa genelde bütün ulusların özelde de Kürtlerin farkında olmadıkları bir başka hakikat vardı. Klişenin kaynağı olan batının ulus olma olgusuna ilişkin farklı algısı. Her ulus kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir, ama bazılarının ulus olduklarını kanıtlamaları gerekir. Zaten Kürtler (bu genelleme yanlış anlaşılmasın siyasal hareketleri kast ediyorum) de cumhuriyet kurulduktan sonra batıyı ikna etmeleri gerektiğini anladılar, Cumhuriyet devletini ikna etme amaçlı bir iki umutsuz girişimden sonra. Bu yüzden Türkiye içinde, daha çok da batı başkentlerinde Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu kanıtlamak için yoğun bir kültürel faaliyet içine girdiler. Kürtçenin zenginliği ile, Kürtlerin komşu milletlerden ayrıldıkları etnik özellikleri ile ilgili muazzam bir müktesebat ürettiler. Fakat gene de batı başkentlerinde bekledikleri onayı alamadılar.

 

Çünkü başka bir gerçeği, hem de batı medeniyeti açısından çok hayati bir gerçeği daha gözden kaçırıyorlardı. Batı açısından ulus olmak kanlı bir süreçle ispatlanan bir olgudur. Bir şey olmak, aslında batının kabul ettiği bir şey olmak için bedel ödemek gerekir. Yani kan. Aynı Batı geçmişte de böyle davranmıştı çünkü. Normal bir Beni İsrail peygamberi olan İsa’ya kanlı çarmıh metaforuyla bedel ödetmiş, sonra da onu “Tanrının oğlu” makamına yükseltmişti.

 

Şimdi Kürtler bir son aşamanın eşiğindeler. Kanlı bir hesaplaşma ile ulus olduklarını kanıtlama aşaması. Yok öyle Türkler, Araplar, Farslar bizim kardeşimiz, biz onlarla aynı ümmetiz vs. Onlarla savaşarak varlığını kanlı bir gömlek gibi batının önüne koymaları gerekir ve bunun emarelerini de görüyoruz artık. Bu kanlı (var olma değil, çünkü zaten vardırlar) varlığını kanıtlama sürecinin sonunda geride Kürt kalırsa eğer kaderini eline alabilecektir.

 

Tanrısının kaderini bile kendisi çizen batı medeniyetinin adeta bir tanrı gibi bize dayattığı somut gerçeklik bundan ibarettir.

 

O yüzden kırk yıldır ülkemizde süren çatışmayı bir Kürt-Türk, hatta bir PKK-Silahlı kuvvetler savaşı sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü bu ülkede Kürtlerin ve Türklerin birbirlerine ispat edecekleri, birbirlerinden alacakları hiçbir şey yoktur. Tıpkı Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de savaşanların birbirlerine herhangi bir şeyi kabul ettirmek için savaşmadıkları gibi. Bütün savaşlar batı nezdinde bir “şey” olmak için kanlı bedel ödendiğini ona ispat etmek içindir. O da zaman zaman konseyler toplayıp kimin “ol”duğunu görmeye çalışır. Siz hala Cenevre’de savaşı durdurmak için mi toplandıklarını sanıyorsunuz?

 

Biz işe alfabeden başlayarak eşyayı, insanı ve hayatı tabiatına uygun yani sağdan bir okumaya tabi tutuncaya kadar…

Batı her ulusun kaderini tayin etme hakkına sahiptir…

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI