Bugun...

Öküzler tanrı resmini çizselerdi...

 Tarih: 20-06-2018 00:27:00
Prof. Dr. Şakir Gözütok

                  Cahilin inanç mabedi, kendisine benzeyen putlarla doludur. Antik Yunan filozofu Ksenephones: “Eğer öküzler ve aslanlar resim yapabilselerdi, tanrılarını öküz ve aslan şeklinde yaparlardı” der. Cahil, içindeki karanlık dehlizlerde kaybolmuş bir mecnunu andırır; içine çöken karanlıkta gulyabaniler yolunu çizer, yani her şeyi mahveden canavarlar. Çünkü insanın var ettiği ilâhlar, kendisine benzer.

 

Antik Yunan’da hilebaz Tanrılar vardı; işleri güçleri insanlara tuzaklar kurmak ve Tanrıçaları tavlamaktı. Homeros, Promete’ye “göklerdeki ateşin dehasını” çaldırırken, insanlara tuzak kurup intikam almak istiyordu. Bu tanrılar zaman zaman insanlara da tecavüz ederlerdi. Zeus’un âşık olup boğa kılığına girerek Girit Adası’na kaçırdığı Fenike kralının güzel kızı “Eurupa” adı, bugünkü Avrupa’nın isim babasıdır. Başka bir ifadeyle Avrupa, Zeus’un kaçırarak iğfal ettiği, bugünkü tanımla “Suriyeli” bir genç kızın adıdır.

 

Mezopotamya’da ise, Tanrılar yalnızca gökte cirit atarlardı. Gökte saltanat kuran tanrılar, yerdeki insanları köle olarak kullanırlardı. Her bir insan, gökteki tanrıların kölesiydi. Çünkü tanrıların bir elleri de yerdeydi, bu eli devlet temsil ediyordu. Devlet, tanrı adına insanları köleleştiriyordu.

 

Mısır’da tanrılar, artık gökte tek başlarına sıkılmış olmalılar ki yere inmişlerdir. Artık kendi de, köle de yan yanadır ve iç içe yaşarlar. Firavunlar, tanrılaştırılmış insanlardı. Tanrılar yani Firavunlar, köleyi yanı başındaki hizmetlerde istihdam ediyorlardı. I. Ramses döneminde yaşamış bir şairin şu sözleri bu hakikati bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeye yetmektedir: “Bu Tanrı (Uhtun) ne kadar ihtiras sahibidir? Çocuğumun ağzına koymak istediğim lokmaya göz dikmekte ve onu koparmaktadır. Bu açgözlü tanrılar, ne zaman doyacaklar?”

 

Yerde insanları sömüren bu Firavunlar, yerden ve gökten münezzeh ilah anlayışına itibar etmiyorlardı. Firavun’un, veziri Haman’dan bir kule inşa etmesini istemesi, yerde olmayan Allah’ın varlığını iddia eden Hz. Musa ile dalga geçmek içindir. Kutsal kitaplarda da bu kuleden söz edilir. Kur’an’daki ifadeyle Firavun vezirine şöyle seslenmişti: “Ey Hâmân! Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ'nın ilâhına çıkar bakarım(!) Şüphesiz ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum.” (Kasas, 28/38). Doksan metre yükseklikte olduğu söylenen Babil Kulesi, Tanrı’ya ulaşmak, Tanrı ile iletişim kurmak için inşa edilmiştir. Zaten Babil (Bab-ilû), “Tanrı’nın kapısı” anlamına gelmektedir.

 

Yahudiler ise, Tanrı inancını kendilerini efendi ilan etmek için kabul etmişlerdi. Onlar, yalnızca bir ırkı efendi ve şerefli kabul ettiler. Çünkü onlara göre İsrailliler, hür kadının yani Sare’nin çocuklarıydı. Diğer bütün insanlar köleydi, çünkü onlar cariye Hacer’in evlatlarıdır. Bu sebeple bütün insanlar, İsrail oğullarına hizmet için vardırlar. Günümüzdeki mücadele, çoğu yerde kölelere baş eğdirme kavgasıdır.

 

Hıristiyanlık ise, gökleri Tanrı’ya, yeri de Tanrı’nın oğlu ile diğer insanlara terk etmişti. Artık mülk adilane paylaşılmıştı: Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a veriliyordu. Bu hakkın nasıl paylaşıldığı hiçbir zaman söylenmeyecektir ama neticede sair insanlar paysız bırakılmıştı. Bir insanın bedeni, iki figür arasında paylaşılmıştı: Papaz ve Kral. Papaz, Tanrı adına kiliseyle hükmediyordu, çünkü kurtuluş yalnızca kilisedeydi; kral ise zaten Sezar’dı. Gerçi sonunda papazlar, Sezar’a da baş eğdireceklerdir; aforoz mekanizmasını bir giyotin gibi kullanacaklardır. Ancak Fransız İhtilali ile son kralı, son papazın bağırsaklarıyla bağlayıp şatoyla beraber kiliseyi de yıkacaklardır.

 

İnsanın şerefli bir varlık olduğunu haykıran tek din İslam’dır: “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık.” (İsra, 17/70). İslam, insanın dirisinin de ölüsünün de dokunulmaz olduğunu söyler. Artık efendi de yok, köle de. İnsanların hepsi, bir tarağın dişleri gibi eşittirler. (Müsnedu’ş-Şihab, H. No: 195). Bu eşitliği bozan tek şey ilimdir, yani bilgi. “De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9).

 

O halde ilim yani bilgi sahibi insanın değer kazandığı bir dünyada, değerli olabilmek ve değer dağıtabilmek için ilimle diğer bir ifadeyle bilgiyle mücehhez olmanın vaktidir. Bu aynı zamanda Allah’ın da isteğidir.

 

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI